Turk Tarihi . Com Hakkında

Turk Tarihi . Com Hakkında

TürkTarihim.com hakkında özet niteliğinde bilgi.

Tarih! Kimilerine göre dün, kimilerine göre bugünün ta kendisi. 

Her insanın tarihe bakış açısı şaşılacak derecede farklılık gösteriyor. Kimilerine göre eski zamanlarda yaşanmış, masalsı olaylardan oluşan, bilinmesine çok ta gerek duyulmayan karmaşık olaylar silsilesi. Kimilerine göre ideolojilerin dayandırıldığı, iftihar yada tenkit malzemesi olarak kullanılan gerçekliği değil ideolojik katkısı önemsenen menfaate dayalı bilgi kirliliği. Kimilerine göre ise boş vakitlerin değerlendirileceği alelade bir hikaye. 

Tarihin anlam ve öneminden dem vurup akıl verme gayreti içerisine girmeyeceğim. Bunun yerine Tarih hakkında oluşan ve zamanla çığ gibi büyüyen, kısa sayılacak ömrümün önemli bir kısmını feda ettiğim bu tutkulu ilginin nasıl oluştuğunu anlatacağım. 

Her şey talebelik yıllarımda yaşadığım küçük bir kırılmayla başladı. Tarihin ne denli tehlikeli, ne denli elim bir mevhum olduğuna o anda ikna oldum. Ezbere dayalı hiçbir derste başarılı olamayan, çalışkan değil üretken olmayı tercih eden, yaşıtları kadar aklı havada ve aylak bir öğrencinin tarih dersinde yaşadığı bir anekdotu okuyor olacaksınız ;

Sene sonlarına tekabül eden alelade bir tarih dersinde müfredat tamamlanmış, Tarih hocamız mesaisini doldurmak için sınıfa girmişti. Tahtaya iki isim yazdı ; “Marx & Lenin”. 15 yaşında aklı havada bir ergen olarak daha önce duymadığım bu iki isme, nasılsa tarih sınavında çıkmayacak rehavetiyle öylesine bakıp dinliyordum. 

Yaklaşık 20 dakika boyunca Marx’ın büyük bir filozof olduğunu ve İnsanlığa yön verecek muhteşem fikirlere sahip fevkalade bir düşünür olduğunu dinliyorduk. Öyle ki Tarih hocamızın hitabet kabiliyetinin de tesiriyle bu fikirlerin tüm insanlığa refah ve mutluluk getireceğine, tüm savaşları sona erdirerek insanoğluna çağ atlatacağına ikna olmuştuk bile. Tahtada yazan diğer isim Lenin ise bu büyük düşünürün fikirlerine sahip çıkarak dünyaya muhteşem bir ideoloji armağan etmişti ; “Komünizm”.

O esnada pembe toz bulutlarının arasına siyah bulutlar ilişiverdi. Komünizm hakkında az da olsa bir bilgiye sahiptim ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olduğunu bilecek kadar mütevazi bir bilince sahiptim. Oysa karşımızda Tarih’i bilen ve bize ilim öğreten biri bu küçük bilgi kırıntılarından bir metafor oluşturuyordu. 

Bu küçük çaplı metaforun tesiriyle beden eğitimi dersinde eşofman giymek için kullandığımız az sayıda kitaptan oluşan okul kütüphanesinde küçük bir araştırma yaptım. Okuduğum satırlar bu metaforu daha da şiddetlendirdi. Sınıf tahtasında yazılı olan o iki ismin 1900’lü yıllarda 40 milyon insanın katili olduğu yazıyordu. Ortada bir yanlışlık vardı ve bu yanlışlık beynimin içinde büyük bir tehlike arz ediyordu. Bu zihinsel bulantı 15 yaşında bir ergenin inançla mücadelesiydi. 

O esnada Tarihin ne denli tehlikeli, önemli, riskli, suiistimale açık ve göreceli olduğuna tanık olmuştum. Lise yıllarındaki bir ergenin heyecan duyduğu her hisse meyil göstermesinin de etkisiyle kısıtlı imkanlarla küçük araştırmalar yapmaya başladım. Adım adım politik tarihten sosyal yani gerçek tarihe doğru merakımın arttığını hissettim. Tarih deyince aklıma ilk gelen Osmanlı’ydı. Sonrasında fark ettim ki geriye doğru baktıkça sis bulutları ve bilinmeyenlerle dolu gizemli bir yolculuktu bu. Öğrendikçe yeni meraklarla baş etmek ve dayanılmaz bir iştahla tüm meraklarımı gidermek istediğimi hissettim. Bu his zamanla bir tutku, bir girdap halini aldı. 

Zihnimde sürekli aynı soru beliriyordu. TÜRK Kimdir? Bu tarih nerede başladı ve bugüne nasıl ulaştı? 

Önceleri bu sorunun yanıtını hazırcılık yaparak öğrenme gayretine giriştim. Türk’lerin ne zaman ortaya çıktığını, kendisine nasıl TÜRK demeye başladığını yani babalarımın, dedelerimin, atalarımın hangi tarih serüvenlerinin içerisinde yol almaya başladığını araştırdım. Fark ettim ki söz konusu Tarih olunca muazzam bir karmaşa ve bilgi kirliliği söz konusu oluyordu. Pek çok Türk devletine ve muhtelif tarih serüvenlerine açıklık getiren tarih bilimi TÜRK İsminin nasıl ortaya çıktığı, ilk Türklerin kimler olduğu sorularına tatmin edici bir yanıt veremiyor, verilen kısmi yanıtlar ise kimi zaman ideoloji, kimi zaman hurafe kokuyordu. 

Bu tutkulu merak ve ilgi, devam eden yıllarda artınca daha yoğun, daha tatmin edici cevaplar peşinde koştum ve edindiğim bilgilerin kaybolmaması küçük çaplı bir arşiv oluşturdum. Tarihle ilgili karşıt görüşleri kıyaslayarak onlarca doğru içinden en doğruyu bularak paranoyaya yakın bir bakış açısıyla zihnimdeki soru işaretlerini gidermeye çalıştım. 

Nihayetinde bu gayret ve emelle sarf ettiğim 15 yıllık zaman dilimi içerisinde edindiğim bilgi ve bulguları bencilce tüketmek yerine paylaşmam gerektiğini hissettim. Önce bir metafor, sonra tedirgin bir merak, akabinde tatmin olma gayretiyle geçen uzun yıllar ve nihayetinde ortaya çıkan paylaşma ihtiyacı TurkTarihim.com’u ortaya çıkarttı. 

Araştırmalarımda ilk adım, haliyle en geniş bilgi kaynaklarının bulunduğu Osmanlı Tarihi oldu. Asya’dan kopup gelen bir topluluk bir anda bulunduğu Dünyanın en büyük medeniyeti haline gelmiş, üç kıtaya hükmetmişti. Peki bu çılgın toplum nereden gelmişti ve gelmeden önce ne yapıyordu?

Sonraki adımda Selçuklularla karşılaştım. Asyanın içlerinde yaşayan küçük bir boy birkaç yıl içinde birden bire Asyayı titreten bir güç haline gelmişti. Bu nasıl olabilirdi? Sayılı yıllar önce kurulan bir devlet nasıl olabilirdi de bin küsur yaşında olan Roma İmparatorluğunu dize getirip Anadolu gibi değerli bir coğrafyanın tapusunu alabildi?

Selçukluları araştırdıkça çok daha büyük şaşkınlıklarla karşılaştım. Asyada Türk kimliğini taşıyan tek devlet Selçuklular değildi. Yok olmama mücadelesi veren insanoğlunun bir karış toprak için ölmek zorunda kaldığı, var olan devletlerin yıkılmamak için mücadele ettiği dönemlerde Asya gibi muazzam bir coğrafyada aynı tarihlerde var olmuş 4 büyük Türk Devletinin birbirlerine komşu olduklarını gördüm. En kadim medeniyetler bile kurulmuş, bölünmüş, birleşmiş yada bölünmüşken nasıl olabilirdi de bir millet aynı tarihlerde yaşayan çok sayıda imparatorluk kurabildi? Bu nasıl bir çılgınlıktı? Her biri zamanının en büyük devletleri olan Gazne, Oğuz, Karahanlı, Selçuklu Devletleri nasıl birden bire kurulup birkaç yıl içinde Dünyaya hükmeder hale gelebiliyordu?

Çılgınlıklarla dolu tarih serüveni Selçuklulardan, Karahanlılardan, Gaznelilerden sonra Uygurlara götürdü. Çok kısa bir süre önce kurulan bu devlet Tarımcılıkta, Şehircilikte, Kültürde muhteşem bir medeniyet kurmuşlardı ve yıkıldığında bile küllerinden Dünyayı titreten 4 büyük Türk Devleti çıkartmıştı. Öyle ki Kendiside o bir devletin küllerinden doğmuştu. Göktürkler. Esaret altında yaşamış, tarihten silinmeye yüz tutmuş, yok olmak üzere olan bir toplumken ayağa kalktığında Asya Bozkırlarının yegane sahibi durumuna gelmişlerdi. 

Göktürklerden sonra tarihin dip kuyularına doğru inmeye başladım. Göktürkleri ortaya çıkartan Hun Tarihi ile yüzleştim. Giderek daralan kaynaklar Türk tarihini Hunlara kadar götürebiliyordu. Muhtemelen burası son duraktı. Tarihin adı konmamış yıllarında var olmuş bu büyük imparatorluk, korkusundan Çin’e sur yaptırmıştı. Fark ettimki Dünyanın en güçlü devleti olarak görünen Çin’e yüzlerce yıl hükmetmiş, vergiye bağlamış bu topluma serseri, göçebe, başıboş deniyordu. Bu nasıl olabilirdi? Bir avuç serseri nasıl olabilirdi de dünyanın en büyük, en kalabalık gücüne diz çöktürebilirdi? Nereden çıkmıştı bu “Serseri” denen toplum?

Artık işler karışmıştı. Tarih net ve berrak yüzünü kaybediyordu. Karşımda karanlık dehlizlerden oluşmuş uzun bir ufuk belirmişti. Elimdeki zayıf bilgi ışığı buna yetmiyordu. Üstelik burası yolun sonu zannediyordum. Buradan sonra yol daha uzun, daha zor ve daha karanlıktı. Daha yavaş ilerleyip daha çok doğrulama yapmam gerekiyordu. Bilinen tarih ezberlerinden, alelade tarih anekdotlarından faydalanarak buraya kadar gelmiştim ancak buradan sonrası için daha meşakatli yöntemler izlemek zorundaydım. 

Artık elimde kullanması daha güç, araştırması daha çetrefilli yeni aydınlatma metotları vardı. Antropoloji, Paleontoloji, Etimoloji, Osteoloji. İnsanların yazılmayan tarihleri arkalarında bıraktıkları izlerden bulunabilirdi. Hunlar nasıl yaşıyorlardı, nelere inanıyorlardı, nasıl silahlar kullanıyorlardı? Arkalarında bıraktıkları izler mutlaka geldikleri yeri gösterecekti. Öyle de oldu. Tarihin serseri dediği bu millet, 1500 yıl önce çok başka bir coğrafyada izler bırakmışlardı. M.ö. 500’lü yıllarda çanak ve silahların üzerine işlenen figürler, 1500 yıl önce başka bir coğrafyada bulunuyordu. Üstelik mezarlarından çıkan kemikler üzerinde yapılan incelemelerde de aynı genetik kökene sahip olduklarını açıkça ortaya çıkıyordu. Kim derdi ki bu serseri, istilacı barbar kavim, 1500 yıl önce Dünyanın ilk medeniyetini kurmuş olabilir diye? Üstelik bu bulgular değil iyimser bir bakış açısıyla, en kötümser bakış açısıyla bile yalanlanamayacak kadar kesindi. 

Artık kesin olarak emin olmuştum, Asya steplerinde yarı göçebe yaşayan Hunlar, bulundukları coğrafyaya 1500 yıl önce Mezopotamyadan göçmüşlerdi. Karşıma çıkan büyük gerçek karşısında irkilmemem mümkün değildi. Olanca ihtişamı ve gizemiyle Sümerliler ile karşı karşıya gelmiştim. Tam 5.000 yıl önce yaşayan bu kavim Dünyaya “Yazı” yı armağan etmişti. Yani medeniyeti, yani kültürü. Farkettim ki Türk Tarihi olarak bize öğretile gelen alelade bilgiler Buz dağının görünen yüzü bile değil ,görünen yüzünün küçük bir yansımasıydı. Basit bir merak, atalarımın Dünyaya medeniyeti armağan ettiği gerçeğini fark etmeme sebep olmuştu. 

Yinede sorularıma net ve somut bir yanıt alamamıştım. Kimdi bu Sümerliler, nereden gelmişler, nasıl ortaya çıkmışlardı. Adem’e kadar gidecek miydi bu yolculuk? Üstelik şimdi işin içine birde Yazı girmişti. Sümerliler bu yazı işini nasıl akıl etmiş olabilirlerdi? 

Onca yıllık araştırmalarımın sonucunda aradığım soruya çok yaklaşmıştım artık ;

Gördümki insanoğlu 100.000 yıl önce küçük bir coğrafyada ortaya çıkmış, zamanla çoğalmış ve 40.000 yıl önce birkaç ırk haline gelmişti. Bu ırklardan biri 30.000 yıl önce resim çizmeye başlamış, sonra çizdiği resimlere anlamlar yüklemiş, sonrasında harfler ve yazılar ortaya çıkmıştı. İşte çizdiği resimlerle Dünyaya medeniyeti armağan eden bu toplum Türk milletinin ilk atasıydı. Peki TÜRKLER? Buradan Asyaya göç edip tarihe Türkler olarak çıkan bu topluluk kendisine ne zaman TÜRK demeye başlayıp ayrı bir millet oldular?

İşte sorunun yanıtını sonunda bulmuştum. Bu yanıt beni İnsanlık tarihinin en dip noktasına kadar götürmüştü, yıllar almıştı ama o köz ateşe benzeyen soru nihayet yanıtını bulmuştu. 

TÜRK ATA.. 

Sümer, Arap, Çin kaynakları, Paleontoloji, Antropoloji, Etimoloji gibi kaynaklardan edindiğim bilgiler ışığında ulaştığım bu gerçek tüm sorularımı yanıtlıyordu. Tutkuyla peşinden koştuğum cevaba ulaşmıştım.

 
Yukarıda bahsettiğim süreçler içerisinde edindiğim tüm bulguları özümseyerek mantık ve teyit sınamalarından geçirip yalın, anlaşılır ve tatmin edici bir üslupla özetledim. Zihinlerde soru işareti bırakmaması için kronolojik olarak sıraladım ve birbirleriyle bağlantılı olarak müstakil parçalar halinde bir araya getirdim. Tarihçi edasıyla değil “Meraklı bir insan” olarak okunabilir ve anlaşılabilir olmasını amaçladım. 

Umuyorum çalışmalarım tüm Tarih meraklıları için faydalı bir kaynak, itibar edilir bir referans olur. 


Saygılarımla, 

Sedat EKİNCİ


9298 kez okundu.
TurkTarihim.Com - Her hakkı mahfuzdur ve koruma altındadır. Kaynak belirtilmeden kullanılamaz.
Web Tasarım ve Yazılım Hizmeti AyStarSoft Tarafından Sağlanmaktadır.