İlk İnsan

İlk İnsan

İlk İnsan, bizi Tarih Biliminin başlangıç noktasına götürecektir. İlk İnsan Kimdir sorusunun yanıtını somut şekilde bir mantık resmi olarak zihnimizde canlandırmadan Tarih Bilimine bakışımızı soyut olmaktan kurtaramayız.

İlk İnsan kimdir? Tarih’in başlangıç noktası kabul edilen bu sorunun yanıtı bizi Tarih Biliminin başlangıç noktasına götürecektir. Bu soruyu somut şekilde bir mantık resmi olarak zihnimizde canlandırmadan Tarih Bilimine bakışımızı soyut olmaktan kurtaramayız. Zira Tarih Bilimi İnsan odaklıdır ve zaman mevhumunu Tarih’e dönüştüren bakış açısı yalnızca İnsanlara özgüdür. 

Bilindiği üzere Bilim, İlk İnsan’ı açıklarken tesadüflerle evirilen tabiat kurallarının hücreden bitkiye, bitkiden hayvana dönüşmesi ve ideal şekli alan en zeki hayvanın ortaya çıkması tezini ortaya atar. Bu açıklamanın muhatabı olan İnsanlar ise konuya daha çok Dini kitaplardaki bilgileri referans alarak yaklaşırlar. Bu farklı bakış açıları ile ortaya çıkan ideolojik ayrılık, doğru ve rasyonel bakış açısını ortadan kaldırarak meseleyi çözümlenemez bir hale getirmektedir. 

Konuyu doğru algılamak için ayrı fikirleri çatıştırmak yerine buluştuğu ve ayrıldığı noktaları işaret ederek elimizdeki bilgiler ile mümkün olan en yakın doğruyu tespit etmeye çalışmak, sonuca ulaşmamız için en müspet yol olacaktır. Buradan hareketle, İlk İnsan ile ilgili Bilimsel ve İtikadi bulguları yan yana getirerek sonuca ulaşmaya çalışacağız.

Öncelikli olarak bakış açımızı ve ön yargılarımızı ortadan kaldırarak doğruya ulaşmak için karşımıza çıkacak engelleri bertaraf etmemiz gerekecektir. Bunun ilk yolu Bilim’i doğru algılamamızdan geçmektedir. Bilindiği üzere Bilim, elde edilen araştırmalar ve tespit edilebilen bulgular ışığında önümüze doneler sunmaktadır. Bilimin günümüzde ulaştığı noktayı tasavvur ettiğimizde karşımızda muazzam bir bilgi deposu çıkacaktır. Ancak bu depo, İnsanoğlunun bugüne kadar elde edebildiği bilgi ve bulgulardan ibarettir. Söz konusu bilgi ve bulguların gerek niteliği gerekse niceliği, bugüne kadar elde edilebilmiş bulgulardan ibarettir ve her konuda kesin sonuçlara ulaşmamız için yeterli olmayabilir. Bu sebeple Bilimsel bulguların yetersiz kalabileceğini unutmamamız gerekir. Zira Bilim, çoğu zaman mevcut bilgilerle ortaya attığı bir tezi, bir süre sonra ortaya çıkan yeni bulgularla çürütmekte ve kendini geliştirmektedir. 

Meseleye Dini açıdan baktığımızda ise şu gerçeği kabullenmeliyiz; İlahi Kitaplar, bilimin detaylarını açıklamak noktasında başvurulabilecek bir ansiklopedik kaynak değildir. İlahi Kitaplar, pek çok konuya değindiği için kadim gerçeklerin ipuçlarını hem bizim, hem bizden öncekilerin hem de bizden sonrakilerin anlayabileceği bir üslup ile ifade etmektedir. Kutsal kitaplarda bulunmayan bilgilerin olmadığını, ihtiva ettiği bilgilerin ise değindiği noktalardan ibaret olduğunu düşünmek hata olacaktır. Zira Kutsal Kitapların günümüzden binlerce yıl önce insanlığa sunulduğunu ve pek çoğunun İnsanlar tarafından tahrif edildiğini düşünürsek bu konuda çok hassas davranmamız gerekliliğini daha iyi idrak ederiz.


Bilimsel Bulgularla İlk İnsan

Bilim, İlk İnsan konusunda bize pek çok bilgi sunmaktadır. Arkeolojik buluntular, karbon testleri ile yaş tespiti, geriye dönük mevsimsel araştırmalar, genetik bilimi ve benzeri bilimsel alanlardaki bulgular bize itibar edilebilecek pek çok veri sunmaktadır. Bu veriler ışığında İnsanoğlunun tespit edilebilen ilk atalarına ulaşabilmekteyiz. 

Gerçekleştirilen araştırmalar neticesinde elde ettiği bilgileri kategorize eden Bilim dünyası, İnsan Türüne bilimsel unvan olarak “Homo” demişlerdir. Genel bir tabir olan Homo ifadesi, Homogen yani farklılıkları çok az ve birbirine çok yakın anlamında kullanılır. Günümüz insanı ile Homojen bir münasebeti olan bu türler, çok az farklılıklar gösterseler de günümüz İnsanoğlu ile biyolojik bakımdan hemen hemen eşdeğerdirler. 

Bugüne dek gerçekleştirilen Arkeolojik (Kazı Bilimi) ve Osteolojik (Kemik Bilimi) araştırmalar, günümüz insanına çok yakın benzerlikler taşıyan ve günümüzden milyonlarca yıl önce yaşayan türler tespit ettiler. Bu türler, “Homo” türü kabul edilerek nitelikleri bakımından farklı isimlerle anıldılar. Bu türleri, nitelikleri ve kronolojik dönemleri itibariyle inceleyerek insansı türlerin İnsan olarak karşımıza çıkması sürecine tanıklık edebiliriz. 

Bu türlerden ilki olan Homo Habilis, insansı Homo türlerinin ilki kabul edilir. Habilisler, maymun-insan arası bir tür olarak kabul edilirler ve ayakları üzerinde yürüyebilen, alet yapabilen, diğer hayvanlara göre daha yetenekli kabul edilen bir tür olarak İnsanın ilk atası kabul edilir. Kronolojik geçmişi 2 Milyon Yıl öncesine uzanır. Ateş yakamayan, toplumsal bilinç ve örgütlenme yeteneklerine sahip olamamış, rasyonel düşünce yeteneğinden yoksun bu tür, dış görünüşü itibariyle de insandan çok maymuna benzemektedir.

Homo Habilis’ler, 200 bin yıl kadar sonra başka bir türe dönüşerek Homo Erectus olarak karşımıza çıkarlar. 1.8 Milyon Yıl önce yaşadığı düşünülen Erectus’lar, daha yetenekliydiler ve hayatlarını idame konusunda Habilis’lere nispeten daha başarılı oldular. Önce ateş yakmayı, sonra avcılık yapmayı ve barınaklarda küçük topluluklar halinde yaşamayı öğrendiler. Zamanla vücutlarındaki yoğun kıllar da seyrekleşerek daha yalın bir vücuda sahip hale geldiler. Homo Erectus’lar, oldukça uzun bir süre varlıklarını devam ettirdiler. 200 Bin yıl önce ise gelişerek Homo Sepiens’ler olarak karşımıza çıktılar. 

Homo Sepiens’ler, günümüz insanının atası kabul edilen en yetenekli Homo Türü olarak karşımıza çıkar. Ateş yakan, toplu olarak yaşayan, avcılık yapan, barınaklarda yaşayarak rasyonel düşünce yeteneğini kullanabilen Homo Sepiens’ler, hem biyolojik olarak hem de fiziksel olarak günümüz insanına en yakın tür kabul edilirler. Hatta pek çok bilim adamı, modern insan türünü de Homo Sepiens ailesi içerisinde kabul eder. Hopo Sepiens’lerin 200 Bin yıl önce ortaya çıktığı, Afrika’dan Dünya’ya yayılan insan topluluğunun atası olduğunu kabul edilir. 

Kısaca özetleyecek olursak; Bilim elde ettiği bulgularla İnsanoğlunun 2 Milyon Yıl önce maymundan evrilen Homo Habilis’e, 1.8 Milyon yıl önce Homo Erectus’a, 200 Bin yıl önce Homo Sepiens’e dönüştüğünü ve modern insanı ortaya çıkarttığını ifade eder. Ancak bu teori bir noktada tıkanır.


İlk İnsan Kimdir?

Yakın tarihte büyük ivme kazanmış olan gen bilimi, İnsanoğlunun genetik haritasını çıkartarak soy ağacını tespit edebilmiştir. Bu genetik köken tespitleri büyük bir gerçeği ortaya çıkartmıştır. İnsanoğlu, evrim teorisinin iddia ettiği gibi evrim geçiren bir tür içerisinde melezleşerek meydana gelmemiş, aksine tek bir anne ve babadan türeyerek çoğalmıştır. Üstelik aynı gen bilimi, aynı anne ve babadan olan çocukların üremesinin genetik bir facia olacağını, bu şekilde sağlıklı bir neslin yetişmesinin mümkün olmayacağını ifade eder. Maalesef Bilim Dünyası, “İlk İnsan” olgusunu, elde ettikleri fevkalade bilgilere rağmen mantığa ve bilime uygun bir tutarlılıkla teyit edememektedir. 

Bu noktada, itibar edilecek mühim bir kaynak olarak İlahi Kitapların bu konu hakkında sunduğu bilgilerden faydalanabiliriz. Elbette dini bilgilerden oluşan bir emirler-yasaklar kitabına ansiklopedik bir kaynak olarak bakamayacağız. Zira bu kitapların sunuluş amacı edinmek istediğimiz bilgilerden ibaret değil. Bu sebeple müstakil olarak detaylı bilgiler edinmemiz olanaksız. Ancak Bilimin sunduğu bilgi ve bulguların Dini Kitaplardaki teyitleri, bu konu hakkında önemli tespitlerde bulunmamıza olanak sağlayacaktır. Faydalanacağımız bilgiler daha çok, tahrif edilmediğinden emin olduğumuz son ilahi kitap olan Kuran’ı Kerim ve tahrif edilmiş olan diğer ilahi kitaplarda tezat oluşturmayacak bölümler olacaktır. 

Kuran, İnsanoğlu ve dünyevi ilimler ile ilgili pek çok bulgu ve ipucu sunar. Kuran Ayetlerinden İnsanoğlunun müspet yaşamı ile ilgili sunduğu bilgiler gibi İlk İnsan hakkında da az sayıda ama önemli bilgiler edinebiliyoruz. Bu bilgiler pek çok nokta da Bilim ile örtüşmekte ancak detaylı olarak ifade edilmediği için bilimsel bulgularla yorumlanması gerekmektedir. 

İlk İnsan hakkındaki bilgilerimizi Kuran’da belirtilen hususlarla inceleyecek olursak öncelikle “İlk İnsanın” Peygamber olduğunu görürüz. Kuran, Hz. Adem’in yaradılışını ve yeryüzüne inişini, ilahi bir ifadeyle belirtmiştir. Bu ifadeler “Müminun Suresi 12-14.” Ayetlerde şöyle ifade edilir ;

“Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun, 12-14)”

Müminun Suresinde, Yaratılış ile ilgili ayette Allah, insanoğlunu nasıl yarattığını buyurur. Bu ifadeleri bilim dünyasının elde ettiği bulgularla karşılaştırırsak birbiri ile örtüştüğünü düşünebiliriz. Zira Bilim, dünya üzerindeki ilk canlının su ve topraktan oluşan çamurluk bir alanda, konsantre olan proteinlerin Milyarda Bir olasılıkla meydana getirdiği tesadüfî bir etkileşim sonucunda ortaya çıktığını düşünmektedir. Bu hücrenin yaşaması kadar yok olmaması da Milyarda Bir gibi mümkün olmayan bir olasılıktır. Oluşması gibi yok olmaması da milyarda bir gibi mümkün olmayan bir olasılığın gerçekleşmesi, Kuran’da belirtilen “Biz insanı süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik” ifadesi ile örtüşmektedir. Elbette Kuran’da belirtilen ifadelerin derin anlamları İlahi Gerçeklik olarak bir bilinmeyendir. Ancak günümüz imkânlarıyla elde ettiğimiz bulguların, söz konusu ilahi bilgilerle örtüşmesi başlı başına bir fevkaladeliktir. Ayetin devamında belirtilen hususlarda, çamurda yaratılan bu su damlasının alâk yani embriyo’nun, hücre topluluğu olarak tefsir edilen “bir çiğnem et parçasına” dönüşmesi, o parçanın kemik olarak gelişmesi ve kemiğe et giydirilmesi, Bilimin canlıların kökeni ile ilgili yaptıkları araştırmalarda ortaya koyduğu bulgular ile mühim benzerlikler ifade etmektedir.

İlk canlının yaratılması ve ilahi tezahürlerle İnsana dönüşmesi meselesinden sonra, “İlk İnsan” hakkındaki bilgiler de Hz. Âdem ve Havva ile ilgili ayetlerde bulunmaktadır. Yegâne Yaratıcı olan Allah, yer yüzüne indirdiği Âdem ve eşi Havva kullarının dünyaya gönderilmesinden HİCR Suresi, 29. Ayet’inde bahsetmektedir. 

“Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın. (HİCR, 29)”

Ayette belirtildiği üzere Allah, Müminun Suresinde belirttiği üzere yarattığı kuluna ruhundan üflemiş, böylelikle Hz. Âdem yeryüzüne Zuhur etmiştir. Müminun ve Hicr surelerindeki ilgili ayetleri incelediğimizde, yeryüzündeki ilk canlının bir çamurda meydana geldiğini, Yaratıcının hikmeti ile milyarda bir gibi imkânsız olasılıkların onun izni ve kudretiyle tezahür etmiş olduğunu, bu tezahürlerle et ve kemik haline gelen canlıya ruhundan üfleyerek onu neslinin yani insanlığın kaynağı, atası ve peygamberi yaptığını idrak edebiliyoruz. 

Bu noktaya kadar Bilim ve Din birbirini teyit eder ve tamamlar gibi görünmektedir. Ancak mühim bir noktada Bilim tıkanmakta, buna karşın Kuran, fevkalade bir bilgi sunmaktadır. 

“Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da zevcesini var eden ve her ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türetip yayan Rabbinizden korkun ve yine O'nun adı ile birbirinizden di­lekte bulunduğunuz Allah'tan sakının, akrabalık bağlarını kes­mekten de. Şüphesiz Allah, üzerinizde tam bir gözetleyicidir. (Nisa 1.)”

“Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder (Maide 27.)”

Yukarıdaki iki ayette, ilk insan Hz. Âdem’in neslinin nasıl türediği belirtilmekte ve iki oğlunun arasındaki husumetten bahsedilmektedir. Nisa Suresi 1. Ayetinde belirtildiği üzere tüm insanlık Hz. Adem’in oğullarından türemiştir. Yani Hz. Âdem’den başka bir baba ya da ata bulunmamaktadır. Maide Suresi 27. Ayetinde de Hz. Âdem’in iki oğlu arasındaki anlaşmazlık ve düşmanlıktan bahsetmektedir. İslam Tarihi araştırmacıları, bu olayda ismi geçen oğullarının Habil ve Kabil olduğunu ifade eder. Ayette belirtilen hadise ise Hz. Âdem’in büyük oğlu Kabil’in, Allah’ın emri üzerine Hz. Âdem’in küçük oğlu Habil’in ikiz kardeşi ile evlenmemeyi reddetmesi, onun yerine kendi ikiz kardeşi ile evlenmek istemesidir. Hz. Âdem, Kabil’in kendi ikizi ile evlenmesinin gayrimeşru olduğunu, helal olanın diğer oğlu Habil’in ikiz kız kardeşi ile evlenmesi olduğunu belirtir. Kabil, buna izin verilmesini isteyince adak adamalarını söyler. Habil ve Kabil adak adarlar ancak Kabil’in adağı ve isteği kabul olmaz. Bunun üzerine isyan ederek kardeşi Habil’i öldürerek kendi ikiz kardeşini kaçırmıştır. 

Burada görülmektedir ki; Kabil’in kendi ikiz kardeşi ile evlenmesi haram, diğer ikiz olmayan kardeşi Habil’in ikiz kardeşi ile evlenmesi mubah kılınmıştır. Bu da bize, ikiz kardeşlik bağının genetik bir genetik özerklik arz ettiğini, bu özerk genetik kardeşlik bağının ikiz olmayan kardeşlerde bulunmadığını gösterir. Bunun yanında, yalnızca Hz. Âdem ve Havva’ya özel olarak tanınan bu genetik imtiyaz neticesinde her batında bir erkek ve bir kız çocuk dünyaya geldiğini, ikiz doğan kardeşlerin birbirlerine genetik anlamda öz kardeş olduğunu, aynı batın yani aynı doğumda dünyaya gelmeyen kardeşlerin ise genetik olarak öz kardeş nitelikleri taşımadıklarını göstermektedir. Gen biliminin ortaya koyduğu öz kardeşlerin evlenmesi durumunda ortaya çıkacak genetik facianın Hz. Âdem ve Havva’nın neslinde meydana gelmemesinin nedeni Kuran’da ve Din Tarihinde bu minvalde açıklanmaktadır. Din tarihi kaynakları, Hz. Âdem ve Havva’nın 20 batında toplam 40 çocuk dünyaya getirdiğini, bu çocukların diğer batınlarda doğan çocuklarla evlenebileceğini ve bu istisnai genetik özerkliğin yalnızca Hz. Âdem ve Havva’da olduğunu gösteriyor. 

Peki, elimizdeki bilimsel ve dini bulgular ışığında nasıl mantıklı ve tutarlı bir varsayım ortaya atabiliriz? İnsanı meydana getiren canlılık, su ve toprağın bir arada bulunduğu çamurluk bir alanda, milyarda bir gibi imkânsız bir olasılıkla gerçekleşebilecek ilahi bir tesadüf neticesinde ortaya çıkmış, bu canlı önce alâk sonra ise bir et parçası haline gelmiş, zamanla İnsan biyolojisini ortaya çıkartan milyarlarca imkânsız tesadüf ile ilahi İnsan bedenini ortaya çıkartmış, sonrasında ise yegâne yaratıcı Allah, ruhundan üfleyerek, vücut bulmuş bu canlıya ruh ve irade bahşetmiş ve o “İlk İnsan” ve “İlk Peygamber” olmuştur. 

Bu varsayım, hem bilimsel hem dini bilgilerle uyuşmakta, hatta her iki referans kaynağı için sonuç noktası kabul edilebilecek tutarlılığı taşımaktadır. Elbette bu teori kesin olarak doğruyu işaret etmiyor olabilir ancak görünen o dur ki; Bilimsel bulguların kesin sonucu ortaya çıkartacağı gün elde edilecek kesin sonuç ya bu teorinin ta kendisi ya da çok benzeri bir teori olacaktır. 

Bu nokta da, karşımıza bir soru işareti çıkacaktır. Elde ettiğimiz bulgular neticesinde Hz. Âdem, Müminun ve Hicr surelerinde belirtildiği gibi hücre, alak ve et giydirilmiş kemik haline geldikten sonra Allah tarafından ruhundan üflenerek Hz. Âdem olmuştur. Peki ruhuna üflenilerek Hz. Âdem olan canlı, canlılığını ne kadar süre devam ettirmiştir ve türünün tek temsilcisi midir? Bunu düşünmek bilimsel açıdan pek de olası değildir. Tek bir türdeki bir canlının biyolojik olarak hayatta kalması mümkün olamayacaktır. Eğer bu canlı türünün diğer örnekleri varsa, Hz. Âdem’in ruhuna üflenmesi ile neslinin İnsan niteliği kazanmasından sonra, bu türün İnsanlıkla melezleşmesi söz konusu olabilir mi? Bu nokta da arkeoloji, osteoloji ve gen bilimi bize bazı ipuçları veriyor. 

Bilime göre günümüz İnsanının genetik atası olan Homo Sepiens türü 200 Bin yıl önce Güney Afrika’da ortaya çıkmıştı. Bu tür, o günün şartlarında kalabalık sayılabilecek bir kitle olarak yaşamaktaydı. Bu canlı türü, 100 Bin yıl önce sayıca artmış ve 70 Bin yıl önce Afrika’dan Arap Yarımadasına ayak basarak ilk genetik bölünmeyi ortaya çıkartmıştı. Özetleyecek olursak, Homo Sepiens 200 bin yıl önce ortaya çıkmış, günümüz insanoğlunun atası olan ilk insan 80 bin yıl önce Afrika’da bulunmuş, 70 Bin yıl önce Afrika’dan çıkarak Asya, Avustralya, Kutuplar ve dünyanın diğer bölgelerine göç ederek neslini dünyaya yaymıştır. Bu doğrultuda şunu söylememiz peki ala mümkündür ki; günümüz İnsanoğlunun ilk atası, en yakın olasılıkla 70 bin yıl önce Afrika’dan Arap Yarımadasına göç eden toplumunda atasıdır. İlk insanın 70 Bin yıl öncesinden daha yakın bir dönemde ortaya çıkması mümkün olamayacaktır. Zira 70 Bin yıl önce insanoğlu artık dünyaya yayılmaya başlamıştır. 

Ortaya çıkan soru işaretlerinin en önemlisi ise günümüz insanoğlunun aynı anne ve babadan gelmesi meselesidir. Nasıl oldu da bütün bir insanoğlu sadece bir erkek ve bir kadından türedi? Tüm insanlığın atası olan erkek ve kadının türdeşleri nasıl olabildi de insanoğlu ile bir melezlik bağı kurmadı? Bu soru, karşımıza tek bir olasılık çıkartıyor. Bir türün içerisinden seçilen ilk insan, ya türdeşlerinin yaşadığı bir felaket sonrası hayatta kalan tek ferdi oldular ya da Allah tarafından ruhuna üflenen ve ilk insan, ilk peygamber olan Hz. Âdem, kendi neslini dünyaya getirmeye başladıktan sonra diğer türdeşlerinden ayrılarak neslini devam ettirmiş, türün diğer fertleri ise ilahi bir tezahür neticesinde yaşama şansı bulamamıştır. 

Yegane yaratıcı olan ve yeryüzünü hakimiyeti altına alan Allah, mucizelerini kendi koyduğu kanunlar ile gerçekleştirmiştir. Bu kanunlar günümüzde Fizik, Kimya, Biyoloji, v.b. isimlerle adlandırılıyor. Bu kanunların, imkânsız olasılıkların ilahi tezahürler ile tecelli etmesiyle hikmetler ortaya çıkmakta, Bilim ise bu ilahi tezahürlerin izlerini takip ederek bize bazı açıklamalar yapabilmektedir. Görünen odur ki; Allah, İlk İnsan olan Hz. Âdem ve Havva’yı, bizim bilim olarak adlandırdığımız ilahi kanunların, bilim ile açıklanamayan imkânsız olasılıklarla tezahür ederek ortaya çıkarttığı fevkaladeliklerle vücut bulan bir et parçasına ruhunu üfleyerek İnsan vasfını kazandırması ile insanoğlu dünyaya yayılmıştır. 

7639 kez okundu.
TurkTarihim.Com - Her hakkı mahfuzdur ve koruma altındadır. Kaynak belirtilmeden kullanılamaz.
Web Tasarım ve Yazılım Hizmeti AyStarSoft Tarafından Sağlanmaktadır.

Valid XHTML 1.0 Transitional